SONGFABLE · 2016

Nikes

FRANK OCEAN · 2016

TL;DR: "Nikes" bir spor ayakkabı reklamı değil, bir yas şarkısı. Frank Ocean sesini tanınmayacak kadar tizleştirerek lüks tüketimin parıltısıyla ölen dostların boşluğunu üst üste bindiriyor ve dört yıllık sessizliğini "istediğin her şeyi alabilirsin ama kimseyi geri getiremezsin" diyerek bozuyor.
Listen elsewhere

We couldn't link a Spotify track for this story. Try searching the title on song.link to find it on your preferred service.

Kayıp bir şarkının en parlak yüzeyi

İlk otuz saniyede insanın aklına gelen ilk şey şu oluyor: bu kim? Şarkıyı açan ses Frank Ocean'ın sesi gibi durmuyor. Tiz, cam gibi, neredeyse çizgi film karakteri kıvamında bir ses, üstelik altında dolgun ve ağır bir bas yürüyor. 2016 Ağustos'unda, dört yıllık bir sessizliğin ardından "Blonde" albümünü açan bu ses, hayranların beklediği o sıcak, kadifemsi ton değildi. Bilerek değildi.

Asıl sürpriz ise şarkının ne hakkında olduğunu fark ettiğiniz an geliyor. "Nikes" yüzeyde markalar, arabalar, kolay para ve kolay ilişkilerle dolu bir dünyayı tarif ediyor gibi görünür. Ama o parıltının altında bir anma listesi var. Frank Ocean, şarkının içine gerçek isimler yerleştiriyor: genç yaşta öldürülen ve Amerika'da bir kuşağın vicdanına kazınan Trayvon Martin, 2015'te kaybedilen ve hip-hop dünyasının en sevilen figürlerinden biri olan A$AP Yams, 2007'de aramızdan ayrılan Teksas rap efsanesi Pimp C. Şarkı, tüketim kültürünün vaatleriyle geri getirilemeyecek insanları aynı cümlenin içine koyuyor ve ikisi arasındaki mesafeyi ölçüyor.

Yani "Nikes" bir statü şarkısı değil. Statünün hiçbir şeyi çözmediğini anlatan bir şarkı. Ayakkabı burada bir zafer sembolü olarak duruyor ama zaferin kime kaldığı belirsiz.

Dört yıllık sessizliğin ardından: bir sözleşmeden kaçış

Bu şarkının neden bu kadar yüklü olduğunu anlamak için 2012 ile 2016 arasındaki boşluğa bakmak gerekiyor.

Frank Ocean, 2012'de "channel ORANGE" ile bir anda kuşağının en dikkat çekici söz yazarı ilan edilmişti. Albümün çıkışından hemen önce Tumblr'da yayımladığı, ilk aşkının bir erkek olduğunu anlattığı o kısa mektup ise Amerikan R&B'sinde bir eşiğin geçildiği an olarak hatırlanıyor. Ardından Grammy'ler, övgüler, dev bir beklenti geldi. Ve sonra hiçbir şey gelmedi.

Dört yıl boyunca albüm tarihi verildi, geri çekildi, söylentiler dolaştı, hayranlar sabrını yitirdi. Perde arkasında yaşananlar hakkında anlatılanlara bakılırsa Frank, plak şirketiyle olan ilişkisinden kurtulmak istiyordu. 2016 Ağustos'unda önce "Endless" adlı görsel bir albüm yayımladı: kırk beş dakika boyunca bir depoda merdiven inşa ettiği, siyah beyaz, tuhaf ve hipnotik bir video. Anlatılana göre bu iş, mevcut sözleşme yükümlülüğünü kapatmak için yapıldı. Ertesi gün, artık kendi çatısı altında, "Blonde" çıktı. Ve albümün ilk şarkısı "Nikes" oldu.

Bu sıralamayı bilmek şarkıyı değiştiriyor. "Nikes" özgürlüğünü yeni kazanmış birinin ilk cümlesi. Ama zafer sarhoşluğu yok içinde. Aksine, yorgun ve yaslı.

Türkiye'den bakan bir dinleyici için burada hoş bir tesadüf var. Efes Antik Kenti'ni gezenlerin neredeyse tamamı, Kuretler Caddesi üzerindeki kanatlı zafer tanrıçası Nike kabartmasının önünde durur ve rehberlerden aynı hikâyeyi duyar: Nike'ın o meşhur logosunun bu kanattan esinlendiği söylenir. Markanın resmî anlatısında ilham kaynağı olarak genellikle Semadirek Nikesi geçse de, Efes'teki kabartma Türkiye'de bu efsanenin canlı adresi hâline gelmiştir. İşin güzel tarafı şu: Frank Ocean'ın şarkısı da tam olarak bu ikiliğin üzerine kuruluyor. Bir yanda antik bir zafer tanrıçası, diğer yanda vitrindeki ayakkabı. Aynı isim, iki bin yıl arayla, bambaşka iki zafer fikri.

Tizleştirilmiş ses: kim konuşuyor?

Şarkının en cesur kararı sözlerinde değil, tonunda.

"Nikes"ın ilk bölümlerinde Frank'in sesi dijital olarak yükseltilmiş durumda. Bu, Amerikan Güneyi'nin köklü bir geleneğine yapılmış tersten bir selam olarak okunuyor. Houston'da doğan "chopped and screwed" kültüründe şarkılar yavaşlatılır, sesler kalınlaşır, her şey ağırlaşır. Frank ise tam tersini yapıyor: hızlandırıyor, inceltiyor, çocuklaştırıyor. New Orleans'ta büyümüş, Katrina Kasırgası'ndan sonra Los Angeles'a taşınmış bir sanatçının bu geleneğe hem yakın hem uzak durması tesadüf değil.

Bu seçimin ikinci katmanı kimlikle ilgili. Albümün adı kapakta "Blond" olarak yazılırken künyede "Blonde" olarak geçiyor. Fransızcada biri eril, diğeri dişil form. Bu ikilik albümün her yerine sinmiş durumda ve "Nikes"taki ses de aynı belirsizliği taşıyor: cinsiyeti, yaşı, hatta türü net olmayan bir anlatıcı. Şarkının son bölümünde Frank kendi doğal sesiyle ortaya çıktığında, maskenin düştüğü hissi yaratılıyor. Sanki iki farklı karakter aynı hikâyeyi anlatmış oluyor: biri partinin içinden, diğeri parti bittikten sonra.

Prodüksiyonda Frank'in yanında, "channel ORANGE"tan beri birlikte çalıştığı Malay'ın imzası var. Şarkının fon vokallerinde A$AP Rocky'nin ve İsveçli rapçi Yung Lean'in katkısı olduğu bildirildi; kapanıştaki o buğulu, uzayan bölümün Yung Lean'e ait olduğu söyleniyor. Bu isim seçimi bile bir mesaj gibi: internet kuşağının melankolik, sınır tanımayan estetiği albümün kapısına yerleştirilmiş.

Sözlerin altındaki hikâye: parıltı, yas ve sadakat

Şarkının anlatıcısı önce bir dünyayı tarif ediyor. İnsanların birbirine markalar üzerinden yaklaştığı, ilginin fiyat etiketiyle ölçüldüğü, kimin kime neden yanaştığının belli olmadığı bir çevre. Anlatıcı bu oyunun kurallarını biliyor, hatta içinde. Ama bunu kutlamıyor. Daha çok, kuralları yüksek sesle okuyarak saçmalığını görünür kılıyor.

Ardından ton kayıyor. Ölmüş insanlar konuşmanın içine giriyor. Trayvon Martin'e yapılan gönderme, Amerika'da siyah bir gencin sokakta yürürken kaybedilmesinin ne demek olduğunu tek bir dokunuşla hatırlatıyor. A$AP Yams ve Pimp C ise Frank'in kendi müzikal ailesinden isimler. Şarkı bu noktada, satın alınabilen her şeyin listesiyle satın alınamayan tek şeyin listesini yan yana koyuyor.

Son bölümde ise sesin maskesi kalkıyor ve daha yalın bir şey kalıyor geriye: sadakat sorusu. Anlatıcı, kalıcılığı olmayan bir dünyanın ortasında birine gerçekten bağlı kalmanın mümkün olup olmadığını yokluyor. Vaatler veriyor, sonra o vaatlerin kırılganlığını itiraf ediyor. Frank Ocean'ın en iyi olduğu yer tam burası: kesin cümleler kurmuyor, cümlenin ortasında fikrini değiştiriyor ve bu kararsızlık şarkıyı gerçek kılıyor.

Tyrone Lebon'un yönettiği klip de aynı ikiliği görsele çeviriyor. Film bandına çekilmiş, aşırı doygun renklerle dolu, sürekli akan görüntüler: parıltı, gece hayatı, arabalar, ateş, hayvanlar, yüzüne simler yapıştırılmış bir Frank Ocean. Bir reklam filminin diliyle çekilmiş ama satacak bir ürünü yok. Klipte anma göndermelerinin görsel karşılıkları da yer alıyor ve o an, gösterinin bütün ışıkları bir mezar taşına dönüşüyor.

"Blonde" ve 2016'nın albüm fikrini değiştirmesi

"Blonde" çıktığında Billboard 200 listesinde bir numaradan giriş yaptı ve ilk hafta yaklaşık 276 bin birimlik bir satışa ulaştığı bildirildi. Ama albümün asıl etkisi rakamlarda değildi.

O yıla kadar popüler R&B ve rap, davulun ve kancanın üzerine kuruluydu. "Blonde" bunların çoğunu attı. Şarkıların büyük kısmında belirgin bir ritim yok, nakaratlar tekrar etmiyor, yapılar ortadan ikiye bölünüyor. Bir albüm dinlemekten çok, birinin gece boyunca sesli düşünmesine kulak misafiri olmaya benziyor. "Nikes" bu kuralın kapı bekçisi: dinleyiciye daha ilk şarkıda "burada alıştığın şeyleri bulamayacaksın" diyor.

Bu yaklaşım sonraki yıllarda çok geniş bir alana yayıldı. Ambiyanslı, ritimden arınmış, itiraf tonunda üretim yapan bir kuşak sanatçının referans noktalarından biri hâline geldi. Frank Ocean'ın albümü kendi şirketi üzerinden çıkarması da ayrı bir örnek oluşturdu: büyük plak şirketiyle çalışmadan da zirveye çıkılabileceğini gösteren, sonrasında sık sık örnek verilen bir vaka oldu.

Bir de dağıtım biçimi vardı. Albümle birlikte "Boys Don't Cry" adlı, sınırlı sayıda basılan bir dergi yayımlandı ve seçili şehirlerde kurulan geçici mekânlarda dağıtıldı. Şiirler, fotoğraflar, arabalar üzerine yazılar. Müzik artık tek başına ürün değildi; etrafına bir dünya kuruluyordu.

Bugün neden hâlâ vuruyor

Aradan geçen yıllar "Nikes"ı eskitmedi, aksine daha da yakınlaştırdı.

Şarkının tarif ettiği dünya, sosyal medyanın vitrin mantığıyla neredeyse birebir örtüşüyor. İnsanların sahip oldukları şeylerle ölçüldüğü, ilginin kısa ömürlü olduğu, herkesin bir performans sergilediği bir ortam. 2016'da bu bir gözlemdi; bugün çoğumuzun günlük hayatı. "Nikes"ın gücü, bu düzeni ahlak dersi vererek eleştirmemesinden geliyor. Anlatıcı kendisini oyunun dışına koymuyor. İçeriden konuşuyor ve tam da bu yüzden inandırıcı.

İkinci bir katman da sonradan eklendi. Frank Ocean'ın kardeşi Ryan Breaux, 2020'de henüz yirmi yaşındayken bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Ryan'ın "Nikes" klibinde göründüğü biliniyor. Bu yüzden şarkıyı bugün açan biri, 2016'da yazılmış bir anma listesinin sonradan bir isim daha kazandığını bilerek dinliyor. Frank'in kaybettiklerini şarkının içinde yaşatma alışkanlığı, bu kez trajik biçimde kendi hayatına geri döndü.

Üçüncüsü ise en basit sebep: şarkı güzel. O tizleştirilmiş ses ilk duyuşta yabancı gelse de, üçüncü dinlemede tanıdık olmaya başlıyor. Bas, kulaklıkla dinlendiğinde göğsün ortasında oturuyor. Ve son bölümde Frank'in kendi sesiyle çıkışı, altı yıl geçse de her seferinde aynı ürpertiyi veriyor.

Türkiye'de Frank Ocean'ın hiç konser vermemiş olması, buradaki hayran kitlesinin ilişkisini tuhaf biçimde daha da yoğunlaştırdı. Onu sahnede görmüş kimse yok; herkes aynı kayıtlarla, aynı kulaklıkla, aynı gece saatlerinde tanıdı. Bir bakıma bu, şarkının kendi konusuna çok uygun: elde edilemeyen bir şeye duyulan bağlılık.


Daha derine dalmak için

🎧 Sesin içine dalmak

📚 Hikâyeyi takip etmek

🌍 Mekânları gezmek

🎸 Kendin deneyimlemek


🎵 Bu şarkıyı dinle

🤖 Daha fazlasını sor
Tags
10s