SONGFABLE · 2016

Self Control

FRANK OCEAN · 2016

TL;DR: "Self Control" bir yaz aşkı şarkısı gibi başlar ama aslında kaybedilmiş bir zamanlamanın, "keşke önce ben gelseydim" duygusunun şarkısıdır: kendine hakim olamamanın değil, hakim olmak zorunda kalmanın acısını anlatır.
Listen elsewhere

We couldn't link a Spotify track for this story. Try searching the title on song.link to find it on your preferred service.

Önce şaşırtıcı olan: bu şarkı bir ayrılık şarkısı bile değil

Çoğu insan "Self Control"ü ilk duyduğunda bunu klasik bir ayrılık şarkısı sanır. Yumuşak gitar, yorgun bir ses, sonunda göğe doğru yükselen o koro. Ama şarkıyı dikkatle dinlediğinizde ortada bir ayrılık yok. Ortada hiç başlamamış, ya da yarım kalmış, ya da yanlış mevsimde denk gelmiş bir şey var.

Frank Ocean burada terk edilmiş birini oynamıyor. Geç kalmış birini oynuyor. Sevdiği kişinin hayatına bir başkasının önce girdiğini, kendisinin sırada beklediğini, ve bu sırayı bozmamak için kendini tutmak zorunda kaldığını anlatıyor. Şarkının adı tam da bu yüzden ironik: "self control" burada bir erdem değil, bir ceza. Kendini tutabiliyorsan, sevdiğin kişiye dokunamıyorsun demektir.

Bu yüzden şarkı bittiğinde insanda kalan duygu öfke değil, boşluk oluyor. Kavga edilecek kimse yok. Suçlanacak kimse yok. Sadece zamanlama var, ve zamanlamaya kızamazsınız.

Dört yıllık sessizliğin sonunda gelen albüm

"Self Control"ü anlamak için 2016'nın o garip ağustos ayına dönmek gerekiyor. Frank Ocean, 2012'de channel ORANGE ile bir kuşağın favorisi olmuştu. Sonra ortadan kayboldu. Dört yıl boyunca hayranları söylenti üstüne söylenti biriktirdi, tarihler verildi, tarihler geçti, bir noktada beklemek başlı başına bir internet folkloruna dönüştü.

Sonunda 2016 ağustosunda önce Endless adlı görsel albüm geldi, ardından ertesi gün Blonde. Anlatılana göre bu iki adımlı hamle aynı zamanda bir kurtuluş operasyonuydu: görsel albüm plak şirketiyle olan sözleşmeyi kapatıyor, asıl albüm ise bağımsız olarak, Ocean'ın kendi çatısı altında çıkıyordu. Yani Blonde, sadece bir albüm değil, bir özgürlük ilanıydı. Şarkıların o kadar savunmasız, o kadar cilasız olmasının bir sebebi de bu olabilir: kimseye hesap vermeyen birinin kayıtları gibi duruyorlar.

Blonde'un yedinci parçası olan "Self Control", albümün en çıplak anlarından biri. Şarkıda davul yok. Ritim yok. Sadece bir gitar döngüsü, katman katman insan sesi ve nefes var. Bu, 2016 pop üretiminin tam tersi bir tercihti; herkes daha çok katman, daha çok vuruş, daha çok "drop" ararken Ocean her şeyi çıkarıp geriye sadece kırılganlığı bırakmıştı.

Şarkının açılışındaki o ince, hafif tuhaf ses de Ocean'a ait değil. Anlatılanlara göre girişte Slow Hollows grubundan Austin Feinstein'ın gitarı ve sesi, ayrıca İsveçli rapçi Yung Lean'in katkısı yer alıyor. Ocean bu isimleri yıldız konuk olarak değil, doku olarak kullanmış: insan seslerini tıpkı bir sentezleyici gibi işleyip yukarı aşağı kaydırmış. Blonde boyunca duyduğunuz o "bu Frank mi, değil mi?" belirsizliği tesadüf değil, bilinçli bir kimlik bulanıklığı.

Türkiye'den bakan bir dinleyici için burada tanıdık bir şey var. Bizim müzik kültürümüzde acıyı gizlemek değil, acıyı ses tonuna yaymak geleneği güçlüdür: arabeskte, Anadolu psikedelisinde, hatta Sezen Aksu'nun bazı en sade kayıtlarında sesin kendisi bir enstrümandır. Orhan Pamuk'un İstanbul için tarif ettiği o kolektif "hüzün" duygusu da, kişisel kederin tek bir kişiye ait olmaktan çıkıp havaya karışması halidir. "Self Control"ün finali tam olarak bunu yapar: tek bir adamın sesi çoğalır, çoğalır ve sonunda bir topluluğa dönüşür. Kişisel bir pişmanlık, ortak bir hüzne dönüşür. Bu yüzden Türk dinleyicinin bu şarkıyla kurduğu bağ, sözleri kelimesi kelimesine anlamasa bile şaşırtıcı derecede hızlı kuruluyor.

Şarkı gerçekte ne anlatıyor

"Self Control" bir yaz hikâyesi kuruyor ama bu yaz zaten bitmiş. Anlatıcı geriye dönüp bakıyor: birlikte geçirdikleri kısa zamanı, o zamanın sıcaklığını, ve o zamanın neden uzayamadığını.

Şarkının merkezinde çok basit ama çok acıtan bir gerçek var: karşısındaki kişi başka biriyle. Anlatıcı bunu biliyor, kabul ediyor, hatta bu duruma saygı gösteriyor. Ama aynı zamanda kendisinin daha önce, daha doğru anda gelmiş olabileceği bir dünyayı hayal etmekten kendini alamıyor. Şarkının en yıkıcı fikri, sevdiğiniz kişinin sizi sevmemesi değil; sizi sevebilecekken sıranın size gelmemiş olması.

Anlatıcı sürekli iki şey arasında gidip geliyor. Bir yandan büyümüş, olgun, "senin mutluluğunu isterim" diyebilecek bir yerde duruyor. Öbür yandan içinde hâlâ o çocuk var: gece geç saatte telefonu eline alan, unutulmak istemeyen, en azından hafızada bir yer kapmaya çalışan çocuk. Şarkının duygu ekonomisi bu gerilim üstüne kurulu. Kendine hakim olmaya çalışıyor, ama hakim olmak istediğinden emin değil.

Bir başka katman daha var: hafıza. Anlatıcı, hatırlanmayı neredeyse sevilmeye eşit bir ihtiyaç olarak sunuyor. Eğer birlikte olamayacaksak, en azından senin hikâyende bir bölüm olayım. Bu, sosyal medya çağında büyümüş herkesin sessizce tanıdığı bir istek. Artık kimse tamamen kaybolmuyor; herkes birbirinin arşivinde yaşamaya devam ediyor. "Self Control" bu yeni tür kaybın belki de ilk büyük marşı.

Ve sonra final geliyor. Şarkının son bölümünde Ocean sesini üst üste bindirip neredeyse bir kilise korosuna dönüştürüyor. Ama bu koro bir başkası değil, kendisi. Yani adam kendi pişmanlığını çoğaltıyor. Tek başına söyleyemediği şeyi, kendi kopyalarıyla birlikte haykırıyor. Müzikal olarak bu bir doruk noktası; duygusal olarak ise bir teslimiyet. Şarkı çözüm sunmadan, sadece sesi büyüterek bitiyor, ve tam da bu yüzden hafızada kalıyor.

Kültürel etki: tek olmayan şarkının kariyeri

"Self Control" hiçbir zaman resmi bir single olmadı. Radyoya gönderilmedi, klibi çekilmedi, ödül gecelerinde seslendirilmedi. Buna rağmen Blonde'un en çok dinlenen parçalarından birine dönüştü ve yıllar geçtikçe dinlenme sayısı düşmek yerine arttı.

Bunun sebebi, şarkının dağıtım kanalının radyo değil, insanların kendi hayatları olmasıydı. Şarkının final bölümü, önce Tumblr ve Twitter'da, sonra Instagram hikâyelerinde, en sonunda TikTok'ta bir tür ortak dil haline geldi. Gece 3'te paylaşılan bir ekran görüntüsü, bir arabada camdan dışarı bakan bir video, mezuniyet sonrası dağılan bir arkadaş grubunun montajı. Şarkı, insanların söylemeye utandığı şeyi söylemesine izin veren bir arka plan oldu.

Blonde'un genel etkisi de burada devreye giriyor. Albüm, R&B'nin ne olduğu konusundaki beklentileri gevşetti. Ondan sonra gelen bir kuşak sanatçı — hem Amerika'da hem Avrupa'da, hem de Türkiye dahil pek çok yerel sahnede — "prodüksiyon az olabilir, kayıt kusurlu olabilir, duygu net olsun yeter" fikrini normal karşıladı. Bugün bir şarkının bilerek yarım bırakılmış gibi durması, mikrofona fazla yakın söylenmesi, bir bölümün aniden kesilmesi kimseyi rahatsız etmiyor. Bu estetik izin belgesini büyük ölçüde Blonde verdi.

Albümün kapak fotoğrafı fotoğrafçı Wolfgang Tillmans'a ait ve o da hikâyenin bir parçası: yüzü suyla kapanmış, kimliği yarı silinmiş bir figür. Blonde boyunca duyduğunuz o "kim konuşuyor?" belirsizliği, kapaktan başlıyor.

Neden bugün hâlâ tutuyor

Çünkü "Self Control"ün anlattığı duygu, 2016'dan bu yana azalmadı, çoğaldı.

Bugün insanlar birbirlerini daha çok, ama daha kısa süre tanıyor. İlişkiler daha erken başlıyor, daha belirsiz bitiyor. Kimse resmen ayrılmıyor; sadece mesajlar seyreliyor. Böyle bir dünyada en yaygın romantik acı, ihanet değil, zamanlama. Yanlış şehir, yanlış ay, yanlış hayat evresi. "Self Control" tam olarak bu acının şarkısı, ve bu acının adı henüz tam konmuş değil.

İkinci sebep: şarkı dinleyiciyi suçlamıyor. Sizden taraf tutmanızı istemiyor. Kötü adam yok, kahraman yok. Sadece iki insan ve aralarındaki birkaç aylık fark var. Böyle bir olgunluk pop müzikte nadir; genelde şarkılar ya öfkelenir ya yalvarır. Bu şarkı ikisini de yapmadan üzülmeyi başarıyor.

Üçüncü sebep tamamen sesle ilgili. O gitar döngüsü neredeyse hipnotik. Ritim olmadığı için şarkı zamanın dışında duruyor; ne hızlanıyor ne yavaşlıyor, sadece sürükleniyor. Gece geç saatte kulaklıkla dinlendiğinde, dinleyicinin kendi düşüncelerinin ritmine uyum sağlıyor. Bu, çoğu şarkının yapamadığı bir şey.

Ve son olarak, o final. Sesin üst üste binerek büyüdüğü o bölüm, dinleyene şunu hissettiriyor: bu duyguyu sadece sen yaşamıyorsun. Anlatıcı kendi sesini çoğaltarak, aslında dinleyiciyi de koroya davet ediyor. Bir yaz gecesinin sonunda, herkesin içindeki aynı cümle aynı anda yükseliyor. Kendine hakim olmak zorunda kalmış herkes o koroda bir yer buluyor.


Daha derine dalmak için

🎧 Sese gömülmek için

📚 Hikâyenin peşinden gitmek için

🌍 Mekânları görmek için

🎸 Kendin deneyimlemek için


🎵 Bu şarkıyı dinle

🤖 Daha fazlasını sor
Tags
10s