SONGFABLE · 1974

Seasons in the Sun

TERRY JACKS · 1974

TL;DR: Dünyanın en tatlı melodili veda şarkısı gibi görünen "Seasons in the Sun", aslında Jacques Brel'in alaycı, öfkeli ve ihanetle dolu bir ölüm şarkısının "yumuşatılmış" hâlidir — ve Terry Jacks onu, lösemiden ölen yakın bir arkadaşının acısıyla yeniden yazıp tarihin en çok satan single'larından birine dönüştürmüştür.
Listen elsewhere

We couldn't link a Spotify track for this story. Try searching the title on song.link to find it on your preferred service.

Şeker Kaplı Bir Tabut: Bu Şarkının Sakladığı Sır

1974 baharında dünyanın dört bir yanındaki radyolardan yayılan o yumuşacık, neredeyse ninni gibi melodiyi hatırlayanlar — ya da sonradan keşfedenler — genellikle aynı tuzağa düşer: "Ne kadar hüzünlü ama ne kadar tatlı bir şarkı." Oysa "Seasons in the Sun"ın hikâyesini kazıdığınızda karşınıza çıkan şey, pop tarihinin en tuhaf dönüşümlerinden biridir. Çünkü bu şarkı aslında bir Kanadalı'nın değil, bir Belçikalı'nın eseridir; ve orijinal hâli tatlı olmak bir yana, zehir gibi acı, alaycı ve rahatsız edicidir.

Şarkının kökeni, chanson geleneğinin dev ismi Jacques Brel'in 1961 tarihli "Le Moribond" (Can Çekişen Adam) adlı eserine dayanır. Brel'in versiyonunda ölüm döşeğindeki bir adam, etrafındakilere tek tek veda eder — ama bu veda hiç de masum değildir. Adam, en yakın arkadaşına ve karısına seslenirken, ikisinin arasında bir ilişki olduğunu bildiğini ima eder; vedasının altında ihanet, kıskançlık ve buruk bir alay gizlidir. Brel bu şarkıyı söylerken neredeyse sırıtır; ölümün karşısında bile iğneleyici olmaktan vazgeçmez.

Peki bu zehirli Fransız şansonu, nasıl oldu da on dört milyon kopya satan, çocukların bile mırıldandığı bir pop klasiğine dönüştü? İşte asıl hikâye burada başlıyor.

Vancouver'dan Dünyaya: Terry Jacks ve Kayıp Beach Boys Kaydı

Terry Jacks, 1970'lerin başında Kanada müzik sahnesinin tanıdık bir yüzüydü. Eşi Susan Jacks ile birlikte kurduğu The Poppy Family grubu, "Which Way You Goin' Billy?" gibi şarkılarla Kuzey Amerika listelerinde ciddi başarı yakalamıştı. Jacks aynı zamanda yetenekli bir prodüktördü ve bu kimliği, onu hikâyemizin kilit anına taşıdı.

Brel'in "Le Moribond"u, şair Rod McKuen tarafından İngilizceye çevrilmiş ve 1964'te Kingston Trio tarafından kaydedilmişti. Jacks bu versiyonu yıllar önce duymuş ve aklının bir köşesine yazmıştı. 1970'lerin başında, efsanevi Beach Boys ile bir stüdyo çalışmasına dahil olduğunda — anlatılanlara göre Jacks bu seansta prodüktör koltuğundaydı — gruba bu şarkıyı kaydetmeyi önerdi. Beach Boys şarkıyı gerçekten kaydetti; ama sonuçtan tatmin olmadılar ve kayıt rafa kaldırıldı. O kayıt, on yıllar boyunca koleksiyonerlerin peşinden koştuğu yarı efsanevi bir parça olarak kaldı.

Ama Jacks şarkıyı bırakmadı. Çünkü bu arada hayatı, şarkının temasıyla acı bir şekilde kesişmişti: Söylenenlere göre yakın bir arkadaşı lösemiye yakalanmış ve hastalığın teşhisinden kısa bir süre sonra hayatını kaybetmişti. Jacks için "Le Moribond" artık uzak bir Fransız şansonu değil, kişisel bir yas çalışmasıydı. Stüdyosuna kapandı, McKuen'in çevirisini elden geçirdi, Brel'in alaycı tonunu büyük ölçüde törpüledi ve son kıtayı tamamen yeniden yazdı. İhanet eden eş, onun versiyonunda kayboldu; yerine çok daha masum, çok daha evrensel bir veda geldi: bir babaya, bir çocukluk arkadaşına ve sevilen bir kadına söylenen, güneşli mevsimlerin ve birlikte geçirilen güzel zamanların anıldığı bir elveda.

Kaydın yayınlanma hikâyesi de en az şarkının kendisi kadar sevimlidir. Anlatıldığına göre Jacks, bitmiş kaydı bir süre çekmecede beklettikten sonra, evine gazete getiren gazete dağıtıcısı çocuğa dinletmiş; çocuğun şarkıyı arkadaşlarıyla tekrar tekrar dinlemek istemesi üzerine cesaretlenip kaydı kendi kurduğu Goldfish Records etiketiyle piyasaya sürmüştür. Sonuç, müzik endüstrisi tarihinin en büyük "bağımsız" zaferlerinden biri oldu.

Türkiye'ye Uzanan Bir Köprü: Aranjman Çağının Ruhu

Burada Türk dinleyici için özellikle ilginç bir paralellik var. "Seasons in the Sun"ın yaptığı şey — yabancı bir şarkıyı alıp, sözlerini kendi duygusal evrenine göre yeniden yazmak — aslında Türkiye'de 1960'lar ve 70'lerde koca bir müzik akımının ta kendisiydi: aranjman. Fecri Ebcioğlu'nun, Sezen Cumhur Önal'ın kaleminden çıkan Türkçe sözlerle Ajda Pekkan'dan Kamuran Akkor'a kadar pek çok ses, Fransız ve İtalyan şarkılarını Türk pop repertuvarına kazandırdı. Ve bu aranjman dalgasının en sevilen kaynaklarından biri de — tam da bu şarkının asıl sahibi olan — Fransız dili şansonuydu. Jacques Brel'in eserleri, Avrupa'dan Türkiye'ye uzanan bu kültürel köprünün taşlarındandı.

Yani Terry Jacks'in 1974'te yaptığı şey, Türk pop tarihini bilen biri için hiç de yabancı değildir: O da bir tür "aranjman" yapmıştır. Brel'in şarkısını almış, kendi dilinin ve kendi acısının süzgecinden geçirmiş, kendi kültürüne uyarlamıştır. Aradaki fark, Jacks'in versiyonunun İngilizce olduğu için küresel bir tsunamiye dönüşmesidir. Şarkı 1974'te ABD, İngiltere ve Kanada dahil pek çok ülkede bir numaraya yerleşti; Türkiye'de de radyolarda ve gençlik partilerinde, o dönemin Batı müziği dinleyen kuşağının hafızasına kazındı. Bugün ellili-altmışlı yaşlarındaki pek çok Türk dinleyici, bu melodiyi duyduğunda lise yıllarının pikaplarını hatırlar.

Sözlerin Şifresi: Üç Veda, Üç Hayat

Peki şarkı gerçekte ne anlatıyor? Yapı son derece nettir ve üç vedadan oluşur — her biri, ölmekte olan anlatıcının hayatının bir katmanını temsil eder.

İlk veda, çocukluk arkadaşınadır. Anlatıcı, birlikte ağaçlara tırmandıkları, okuma yazmayı ve kalbin nasıl çalıştığını birlikte öğrendikleri günleri anar. Burada anlatılan, masumiyetin coğrafyasıdır: dizleri yara bere içinde geçen bir çocukluk, paylaşılan ilk sırlar, ilk aşklar. Anlatıcı arkadaşına, etraflarında bahar geldiğinde ve güzel kızlar göründüğünde kendisini hatırlamasını söyler — ölümün baharın tam ortasına düşmesi, şarkının en acı ironisidir.

İkinci veda babayadır. Bu kıta, şarkının en az fark edilen ama belki en yüklü bölümüdür. Anlatıcı, babasına karşı hep "kara koyun" olduğunu itiraf eder; doğruyla yanlışı öğretmeye çalışan bir babaya rağmen savrulmuş bir hayatın muhasebesini yapar. Burada pişmanlık vardır ama suçlama yoktur — ölümün eşiğindeki adam, babasının kendisi için ne kadar uğraştığını ancak şimdi görmektedir. Şarap ve şarkıyla geçen aşırılıklarla dolu bir gençliğin bedeli, sessizce kabul edilir.

Üçüncü veda ise Michelle adlı kadınadır — ve işte burası, Jacks'in Brel'den en çok uzaklaştığı yerdir. Brel'in orijinalinde bu bölümün muadili, ihanet eden eşe söylenen zehirli bir vedadır. Jacks ise bunu tamamen silmiş ve yerine saf bir minnet koymuştur: Anlatıcı, Michelle'i kendisine umut veren, düştüğünde onu kaldıran kişi olarak anar. Güneş ışığına ve bahara benzetilen bu kadın, anlatıcının hayatındaki tek koşulsuz iyiliktir.

Ve tüm bu vedaların üzerinde, nakaratın o meşhur ikilemi salınır: Hayat neşeyle doluydu, mevsimler güneşliydi — ama artık o tepelere tırmanmak için ne zaman var ne de derman. Şarkının dehası tam da bu kontrasttadır: Sözler vedayı anlatırken melodi neredeyse bir çocuk şarkısı gibi şendir. Bu uyumsuzluk kimilerine göre şarkının en büyük zaafı, kimilerine göre ise en derin numarasıdır — çünkü gerçek hayatta da ölüm, çoğu zaman güneşli bir günün ortasına düşer.

Zafer ve Alay: Pop Tarihinin En Bölücü Hit'i

"Seasons in the Sun"ın ticari başarısı baş döndürücüydü: Dünya çapında 14 milyon civarında satışla, tüm zamanların en çok satan single'ları arasına girdiği söylenir. 1974'ün ilk aylarında Billboard Hot 100'ün zirvesinde haftalarca kaldı, İngiltere'de bir numara oldu, Kanada'da ulusal bir gurur kaynağına dönüştü.

Ama madalyonun bir de öteki yüzü var: Bu şarkı, aynı zamanda müzik eleştirmenlerinin on yıllardır hedef tahtasına koyduğu bir parçadır. "Gelmiş geçmiş en kötü şarkılar" listelerinin müdavimi olmuş, aşırı duygusallığı ve şekerli prodüksiyonu nedeniyle "kitsch"in ders kitabı örneği ilan edilmiştir. Brel hayranları, orijinalin keskin ironisinin nasıl pastel renkli bir kartpostala dönüştürüldüğünü görüp dehşete düşmüştür. Bu gerilim — halkın sevgisi ile eleştirmenlerin küçümsemesi arasındaki uçurum — şarkıyı pop tarihinin en "bölücü" hit'lerinden biri yapar.

İşin ilginci, şarkının mirası tam da bu gerilim sayesinde canlı kalmıştır. 1999'da İrlandalı grup Westlife şarkıyı yeniden kaydetti ve İngiltere'de yılbaşı döneminin bir numarası yaptı — yepyeni bir kuşak, şarkıyı bir boy band baladı olarak tanıdı. Ama belki en şaşırtıcı bağlantı Nirvana'dır: Kurt Cobain'in çocukken satın aldığı ilk plağın "Seasons in the Sun" olduğu anlatılır, ve grup 1993'te Brezilya'daki bir stüdyo seansında şarkının yarı şaka yarı ciddi bir versiyonunu kaydetmiştir — Cobain davulda, Dave Grohl basta, Krist Novoselic gitarda. Bu kayıt sonradan "With the Lights Out" koleksiyonunda yayınlandığında, dinleyenler tuhaf bir şey fark etti: Grunge'ın en karanlık sesi, bu "şekerli" şarkıyı söylerken neredeyse içtenlikle hüzünlüydü. Cobain'in 1994'teki trajik ölümü, bu kaydı geriye dönük olarak ürpertici bir belgeye dönüştürdü.

Terry Jacks'in kendi hikâyesi de şarkının gölgesinde ilginç bir yöne savruldu: Müthiş şöhretin ardından müzik endüstrisinden büyük ölçüde çekildi ve hayatını Kanada'nın Pasifik kıyısında çevre aktivizmine adadı; özellikle kâğıt fabrikalarının denize verdiği kirliliğe karşı yürüttüğü kampanyalarla tanındı. Güneşli mevsimleri şarkı yapan adam, kalan mevsimlerini okyanusu korumaya harcadı.

Bugün Hâlâ Neden İçimize İşliyor?

Elli yılı aşkın bir süre sonra "Seasons in the Sun"ı bu kadar dayanıklı kılan şey nedir? Cevap, muhtemelen şarkının "kusuru" sanılan şeyin ta kendisidir: sadeliği.

Ölüm üzerine yazılmış daha derin, daha sanatsal, daha cesur şarkılar elbette vardır — Brel'in orijinali bile bunlardan biridir. Ama Jacks'in versiyonu, ölümü herkesin anlayabileceği üç basit ilişkiye indirger: arkadaş, ebeveyn, sevgili. Hangi kültürden, hangi kuşaktan olursanız olun, bu üç vedadan en az biri sizin hikâyenizdir. Türkçedeki o güzel deyişle, şarkı "içini döker" — süslemeden, felsefe yapmadan, sadece teşekkür ederek ve helalleşerek. Aslına bakılırsa şarkının yaptığı şey, Anadolu kültürünün çok iyi tanıdığı bir ritüeldir: helalleşme. Ölmeden önce sevdiklerinle hesabı kapatmak, kırgınlıkları geride bırakmak, güzel günleri anarak vedalaşmak. Belki de şarkının Türkiye'de o dönem bu kadar sevilmesinin görünmez nedeni budur — melodisi Batı'dan gelir ama duygusu bize hiç yabancı değildir.

Bir de şu var: Dijital çağda bu şarkı yeni bir anlam katmanı kazandı. Sosyal medyada veda paylaşımlarında, anma videolarında, hatta hastalıkla mücadele eden insanların kendi hikâyelerini anlattığı içeriklerde "Seasons in the Sun" tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Eleştirmenlerin "fazla duygusal" diye küçümsediği şey, sıradan insanların tam da ihtiyaç duyduğu şey çıktı: ölüm hakkında konuşmanın yumuşak bir yolu.

Ve belki en önemlisi: Şarkı bize, kederin illa karanlık olması gerekmediğini hatırlatıyor. Güneşli mevsimleri yaşadık, diyor anlatıcı — keşkelerle değil, teşekkürle gidiyorum. 1974'ün pikap iğnesinden 2020'lerin kulaklıklarına, bu mesaj hiç eskimedi. Bir dahaki sefere o tatlı melodi bir yerlerden kulağınıza çalındığında, artık biliyorsunuz: Dinlediğiniz şey basit bir pop şarkısı değil; Belçika'dan Kanada'ya, oradan tüm dünyaya uzanan, öfkeyle başlayıp şefkatle biten yarım asırlık bir veda mektubudur.


Daha derine dalmak için

🎧 Sesin içine dal

📚 Hikâyenin izini sür

🌍 Mekânları ziyaret et

🎸 Kendin deneyimle


🎵 Bu şarkıyı dinle

🤖 [Daha fazlasını sor]:

Tags
70s