SONGFABLE · 1969

My Way

FRANK SINATRA · 1969 · HOBOKEN, USA

My Way - Frank Sinatra (1969)

TL;DR: 1969 yılının son günlerinde kaydedilen "My Way", aslında bir Fransız şansonunun ("Comme d'habitude") küllerinden doğan bir Amerikan ilahisidir. Paul Anka'nın bir gece yarısı yazdığı sözler, Sinatra'nın artık yorulduğu bir kariyerin sonuna iliştirilmiş bir veda mektubuydu. Fakat şarkı, beklenmedik biçimde gururun, inadın ve bireysel mitolojinin küresel marşına dönüştü. Türk dinleyici için bu, Cem Karaca'nın "Resimdeki Gözyaşları"ndaki o ağır, kendine dönük tavrın Atlantik ötesi akrabasıdır: bir adamın hayatına bakıp "evet, ben buydum" deme cesareti — ya da kibri.

Sahnenin perdesi açılırken

Aralık 1968. Las Vegas çölünün üzerine kış soğuğu çökmüş, fakat Caesars Palace'ın localarında smokin yakaları hâlâ kalkık. Frank Sinatra, elli üç yaşında, sesi hâlâ bronz gibi pürüzsüz ama gözleri yorgun. Üçüncü evliliği (Mia Farrow ile) çoktan dağılmış, plak satışları Beatles ve psikedelik dalganın altında ezilmiş, ve sahnedeki o eski salınım — Capitol yıllarının kendinden emin caz dehası — yerini giderek artan bir kırgınlığa bırakmıştı. Sinatra, yakın çevresine emekli olmayı düşündüğünü söylüyordu.

İşte tam bu dönemde, otuzuna yeni basmış Kanadalı bir popçu, Paul Anka, Florida'da bir akşam yemeğinde Sinatra'nın yakınmalarını dinler. Anka, daha önce Fransa'da Claude François ve Jacques Revaux imzalı "Comme d'habitude" adlı melankolik bir şansonun yayın haklarını sembolik bir dolara satın almıştır. Şarkı, sıkıcı bir evliliğin gündelik mekanikliğini anlatır: kahveni içersin, kapıyı kaparsın, hep aynı, hep aynı. Anka, New York'a döndüğünde, gece yarısı bir kâğıdın başına oturup melodiyi tamamen başka bir hikâyeye, Sinatra'nın hayatına uydurur. Söz yazmak değil, neredeyse bir adamı taklit etmektir bu — Anka kendi ifadesiyle "Frank gibi yazmaya" çalışmıştır.

Kayıt, 30 Aralık 1968'de Hollywood'daki United Western stüdyolarında, orkestra şefi Don Costa'nın yorgun ama ipeksi düzenlemesiyle yapılır. Sinatra, şarkıyı sadece birkaç tekrarda bitirir. Bir aydan kısa süre sonra, Şubat 1969'da "My Way" plak rafına çıkar.

Şarkının arkasındaki gerçek

"My Way" hakkındaki en yaygın yanılgı, onun bir zafer şarkısı olduğudur. Düğünlerde, emeklilik partilerinde, hatta cenazelerde çalındığında — ki Britanya'da bir dönem en çok cenazede çalınan şarkıydı — onu nostaljik bir kendini kutlama olarak duyarız. Oysa metnin yapısı çok daha karmaşıktır.

Sözler bir adamı, sonun yakın olduğunu söyleyen bir adamı resmeder. Pişmanlıklar olduğunu kabul eder, ama bunların anılmaya değmeyecek kadar az olduğunu ekler. Yaptığı şeyi yaptığını, istisnasız, kendi yolunda yaptığını söyler. Ve burada şarkı, bir itiraf ile bir meydan okuma arasında salınır: yenilgileri kabul ediyorum, ama eğilmedim.

Sinatra'nın kendisi, 1970'lerin sonlarına doğru bu şarkıdan açıkça hoşlanmadığını söylemeye başladı. Kızı Tina Sinatra, babasının onu "kendinden memnun bir adamın şarkısı" olarak gördüğünü ve sahnede söylerken zorlandığını anlatır. Şarkıdaki "ben" çok büyüktür, çok mağrurdur, ve Sinatra — tüm efsaneye rağmen — bu kadar çıplak bir özsaygı gösterisinden rahatsızdır. Yine de şarkı, ondan kopup kendi hayatını yaşamaya başlamıştır.

Burada bir paradoks vardır: Anka, Sinatra'nın hayatını taklit ederek yazmıştı, ama şarkı yayınlandığı andan itibaren Sinatra'yı geçmiş, milyonlarca yabancının hayatına yapışmıştır. Bir Filipinli karaoke söyleyicisi onu söyler, bir Tokyolu ofis çalışanı, bir Buenos Aires taksi şoförü, bir Marsilya emeklisi. Şarkı, bireysel bir biyografi olmayı çoktan bırakmıştır; o, modern bireyciliğin laik bir duasıdır.

Türk kulağına nasıl çarpıyor

Türkiye'de "My Way", 1970'lerin başında, Anadolu rock'ın ve şehir popunun yükseldiği bir dönemde radyolara girdi. O sıralarda Cem Karaca, Moğollar, Erkin Koray gibi isimler Batı'nın armonisini saz ile, bağlama ile, deyişle harmanlıyordu. Sinatra'nın "My Way"i, bu sahnenin doğrudan etkisi olmasa da, aynı kuşağın paylaştığı bir ruhsal akrabaya sahipti: bireyin, sürünün karşısında dik durması.

Cem Karaca'nın "Resimdeki Gözyaşları"nı, ya da Barış Manço'nun "Dağlar Dağlar"ını düşünün. Bunlar da bir adamın hayatına bakıp ondan bir destan çıkarma şarkılarıdır — ama Türk şarkısında bu destan hep bir hüznün, bir kaybın, bir gurbetin içinden çıkar. "My Way" ise pişmanlığı reddeder. İşte fark burada: Anglo-Sakson modernlik kendini "kazanmış" bir adam olarak kurarken, Türk modernliği kendini "katlanmış" bir adam olarak kurar.

Bunun bir başka tezahürü, Türkiye'de bireysel meydan okumanın çoğu zaman kolektif bir trajedi içinden konuşmasıdır. 1969 — "My Way"in çıktığı yıl — Türkiye'de aynı zamanda toplumsal kutuplaşmanın derinleştiği, İnönü Stadyumu'nda Beşiktaş ve Fenerbahçe taraftarlarının değil ama üniversite gençliğinin sokakta birbirine girdiği yıllardı. O dönemin Türk dinleyicisi, "kendi yolunda gitmenin" politik bir bedeli olduğunu biliyordu. Sinatra'nın şarkısındaki "yol", bir kariyerin yoluydu; Karaca'nın yolu ise bir sürgünün yolu olacaktı.

Bugün, Tarkan veya Sezen Aksu gibi büyük isimlerin kendi kariyerlerinin geç dönem röportajlarında "kendi bildiğim gibi yaptım" demeleri, "My Way" estetiğinin Türkçeye sızmış halidir. Ama bu estetik, Türk kulağında her zaman bir miktar yabancılık, bir miktar Amerikan abartısı taşır. Sinatra'nın smokini, Boğaz'ın rüzgârında biraz fazla kalın durur.

Şarkının çevirmen sorunu

"My Way", Türkçeye birkaç kez çevrildi, en bilineni Ajda Pekkan'ın "Bambaşka Biri" yorumuyla yakın akrabalığıdır — gerçi Pekkan'ın o şarkısı farklı bir Fransız orijinaline ("Toi jamais") dayanır, fakat o da aynı Fransız şanson endüstrisinin ürünüdür. Bu da bize bir şeyi hatırlatır: Sinatra'nın Amerikan ulusal marşı sandığımız şarkı, aslında bir Fransız melodisinin Anglo-Sakson kibirle yeniden giydirilmiş halidir. Yani "My Way" bir göçmenin şarkısıdır, tıpkı Sinatra'nın kendisinin Hoboken doğumlu bir Sicilyalı göçmen oğlu olması gibi.

Bu, şarkının Türk dinleyici için neden hem yakın hem uzak hissettirdiğini açıklayabilir. Türkiye de Avrupa ile Amerika arasında, doğu ile batı arasında, melodinin orijinali ile sözlerin yeniden yazılışı arasında bir köprü ülkedir. "My Way" o köprüde duran herkesin tanıdığı bir kibri ve o kibrin altında saklanan kırılganlığı taşır.

Bugün neden hâlâ konuşuyor

Yarım yüzyıl sonra "My Way"in hâlâ konuşmasının nedeni, bireyciliğin küresel zaferi kadar bireyciliğin küresel krizidir. Sosyal medya çağında herkes kendi yolundadır — ama bu yol, algoritmaların çizdiği koridorlardan başka bir şey değildir. Sinatra'nın şarkısındaki o sahici, dövüşerek kazanılmış "ben"i, bugün filtrelerle parlatılmış bir self-branding rutinine indirgenmek üzeredir.

Şarkının gerçek değeri, bu çağda, onun naifliğindedir. 1969'da bir adamın hayatının sonunda dönüp kendine bakıp "evet, ben buydum" demesi hâlâ mümkündü. Bugün, her gün yeniden tanımlanan, sürekli "iterate" edilen bir benlik kültürünün ortasında, böyle nihai bir ifade neredeyse imkânsız görünüyor. "My Way", bu yüzden, modernliğin son tutarlı benlik şarkısı olarak okunabilir.

Türk dinleyici için bu sorun bir başka kat daha ekler: kolektif belleğin, ailenin, mahallenin, devletin hâlâ ağır olduğu bir kültürde, "kendi yolunda gitmek" hem bir kahramanlık hem bir hıyanettir. Belki de "My Way", Türkçede tam olarak tercüme edilemeyecek bir şarkıdır, çünkü Türkçede "yol", her zaman birinin daha önce yürüdüğü bir yoldur.

How to dive deeper

🎧 Dinleme önerileri

📚 Okuma önerileri

🌍 Kültürel bağlam

🎸 Enstrüman ve yorum


Şarkıyı dinlemek için: song.link/i/my-way-frank-sinatra

🤖

  1. "My Way"in pişmanlığı reddeden tavrı, Türk şiirinde — diyelim Cemal Süreya ya da Edip Cansever'de — nasıl bir karşılığa sahip olabilir? Yoksa Türk modernist şiiri her zaman pişmanlığın içinden mi konuşur?
  2. Bir şarkının orijinalini neredeyse tamamen silip yerine yenisini yazmak (Anka'nın Comme d'habitude'a yaptığı gibi) bir yaratım mı, yoksa bir kültürel sömürgeleştirme mi sayılmalı?
  3. 2020'lerin "self-branding" çağında bireyciliğin sahici bir ifadesi hâlâ mümkün mü, yoksa "My Way" söylemi artık sadece nostaljik bir poz mu?
Tags