SONGFABLE · 1976

Somebody to Love

QUEEN · 1976

Özet: Queen'in 1976'da "A Day at the Races" albümünde yayımladığı bu şarkı, dışarıdan bakınca bir aşk çığlığı gibi görünse de aslında Freddie Mercury'nin Tanrı'yla, yalnızlıkla ve kendi içindeki sesle yaptığı bir hesaplaşmadır. Türk dinleyici için ilginç olan şu: Aretha Franklin'in gospel köklerinden beslenen bu parça, bir bakıma Anadolu rock'ın Cem Karaca'da, Barış Manço'da bulduğu o "halkın sesiyle göğe seslenme" geleneğine selam veriyor — biliyor musunuz, dinlediğinizde ister istemez bir cami avlusundaki ezgi gibi de geliyor insana.

Neden bu şarkı önemli

Bilirsiniz, bazı şarkılar vardır — ilk dinlediğinizde size bir şey söyler, on yıl sonra dinlediğinizde bambaşka bir şey. "Somebody to Love" benim için tam öyle bir parça. 1976'da plak iğnesini ilk düşürdüğümde bir genç adamın "neden yalnızım" feryadı sanmıştım. Bugün, kırk yıl sonra, aynı şarkıda bir adamın aynaya bakıp "ben kimim, kime aitim, beni kim duyuyor" diye sorduğunu duyuyorum.

Queen'in cesareti şuradaydı: 70'lerin ortasında, disco'nun ortalığı kasıp kavurduğu, punk'ın kapıyı tekmelediği bir dönemde, dört adam çıkıp gospel korosu yapmaya karar verdi. Hem de bir rock şarkısının içinde. Düşünebiliyor musunuz — Aretha Franklin'in kilise mırıltısını, Wagner operasının ağırlığıyla, Led Zeppelin'in gitar duvarıyla aynı tabağa koymak. Çoğu prodüktör "bu olmaz" derdi. Olmuş işte. Hem de Bohemian Rhapsody'den sadece birkaç ay sonra.

İşte bu yüzden önemli: "Somebody to Love" sadece bir hit değil, bir formülün — Freddie'nin "ben her şeyi aynı anda olabilirim" formülünün — en saf hali.

Arka plan: Queen'in 1976'sı

Queen 1976'ya girdiğinde artık o eski "biraz tuhaf İngiliz grubu" değildi. Bohemian Rhapsody Kasım 1975'te çıkmış, dokuz hafta üst üste UK listelerinin tepesinde oturmuştu. Para gelmiş, baskı da gelmişti. "A Night at the Opera"yı nasıl aşacaksınız?

Grup Sussex'teki The Manor stüdyolarına çekildi, sonra Hollanda'da, sonra Londra'da çalıştılar. Albümün adını yine Marx Brothers'tan aldılar — "A Day at the Races." Mercury, Aretha Franklin'i, gospel'i, Otis Redding'i kafasında çevirip duruyordu o sıralar. Soul müziğin Tanrı'yla konuşma biçimi onu çok etkilemişti.

"Somebody to Love"u yazarken sadece üç adam — Freddie, Brian May, Roger Taylor — yüzlerce ses tabakası kaydetti. Üç kişi, ama dinlediğinizde sanki Westminster Abbey'in tüm korosu orada gibi. Brian May bir röportajda "her bir sesi ayrı ayrı kaydettik, sonra üst üste bindirdik, neredeyse 160 ses katmanı oldu" demişti. Analog şerit kasetin sınırlarını zorlamışlardı.

Singel Kasım 1976'da çıktı, UK'de 2 numaraya, ABD'de 13'e kadar yükseldi. Ama gerçek hikaye listelerde değil, şarkının içinde.

Şarkının gerçek anlamı

Şimdi, dikkat ederseniz, şarkı bir aşk şarkısı kılığında. "Birini sevebileyim diye birini bulmama yardım edecek biri var mı" diye soruyor sanki. Ama Freddie aslında bambaşka bir kapıyı çalıyordu.

1976'da Freddie Mercury, Mary Austin'le yedi yıllık ilişkisinin son demlerini yaşıyordu. Henüz cinsel kimliğiyle tam barışmamış, ama içindeki ses giderek yükselen bir adamdı. Zerdüşt bir aileden geliyordu — Bombay'da doğmuş, Zanzibar'da büyümüş, sonra İngiltere'ye gelmiş bir Parsi. Tanrı kavramı onun için soyut bir şey değil, çocukluğundan kalan somut bir varlıktı.

Şarkıyı dikkatle dinlerseniz, sevgiliye değil, Tanrı'ya hitap edildiğini fark edersiniz. "Her gün çalışıyorum, hayatım için ter döküyorum, ama kimse beni görmüyor, kimse bana karşılık vermiyor" diye sitem ediyor sanki. Bu, aşk acısı değil, varoluşsal yalnızlık. İncil'deki Eyüp'ün feryadına, Mevlana'nın "ney"in inlemesine, hatta Yunus Emre'nin "ben bir aşık idim, geldi gam aldı beni" diyen sesine yakın.

Freddie'nin ailesi Zerdüştlüğü çok sıkı yaşıyordu. Onun gay olarak yaşamayı seçmesi, bu inançla bir kopuşu da getirdi. "Somebody to Love"daki o "Tanrım, bana neden böyle yapıyorsun" tonu — sanırım o kopuşun ses kaydıdır. Bir adam hem inancından vazgeçmek istemiyor, hem de kendi olmak istiyor. İkisini bir arada nasıl tutarsınız? Tutamazsınız işte, şarkı yazarsınız.

Brian May yıllar sonra "Freddie içindeki o tanrısal şeyle hep konuşuyordu, ama hangi tanrı olduğundan emin değildi" demişti. Bence en doğru tarif bu.

Türk kulağına nasıl geliyor?

Burada bir parantez açayım. Türkiye'de bu şarkının özel bir yeri var, biliyor musunuz? 1986'da Queen, Magic Tour kapsamında dünyayı dolaştı. İstanbul'a gelmediler — gelseler İnönü Stadyumu sanırım tarih yazardı. Ama o turne sırasında çekilen Wembley konseri, 80'lerin sonu 90'ların başında Türkiye'deki müzik meraklılarının evlerinde VHS kasetlerle elden ele dolaştı. Kadıköy'deki, Beyoğlu'ndaki plakçıların arka odalarında, "abi bu Queen'in son konseri" diye uzatılan kasetler.

Aslında bizim Anadolu rock geleneğimizde de bu damar var. Cem Karaca'nın "Resimdeki Gözyaşları"nda, Barış Manço'nun "Dağlar Dağlar"ında, MFÖ'nün "Vur Gitsin Beni"sinde — hep o "büyük bir şeye seslenme, ama karşılık alamama" hissi var. Manço özellikle ilginç: O da Freddie gibi maskeyi seven, görselliği önemseyen, ama altta çok ciddi bir varoluşsal arayışı olan bir adamdı. "Gülpembe" dinleyin sonra "Somebody to Love"u — aynı yaranın iki farklı dildeki ifadesini duyarsınız.

Cem Karaca'nın "Tamirci Çırağı"nda işçinin yalnızlığı vardır; "Somebody to Love"da sanatçının yalnızlığı. Ama o ezgi yapısı, o gospel-vari yükseliş, Karaca'nın "Resimdeki Gözyaşları"ndaki tırmanışla aynı genetik koddan geliyor diyebilirim.

Bir de şu var: 90'larda Beyoğlu'nda, eski Hayal Kahvesi'nin çevresinde, Kadıköy'de Akmar Pasajı'nın aşağısındaki plakçılarda "A Day at the Races" LP'sini bulmak bir ritueldi. Plak iğnesini düşürür, 5 dakika 56 saniyelik bir dünyaya girerdiniz. Şimdi Spotify'da bir tıkla geliyor — kolay, ama o ritüel kayboldu biraz. Belki de o yüzden vinil yeniden moda oldu.

Sezen Aksu'nun "Tükeneceğiz"ini de bu çerçevede düşünüyorum bazen. O da "kimse beni anlamıyor, ben kime sesleneceğim" diyen bir parça. Türk dinleyicinin "Somebody to Love"a bu kadar kolay bağlanmasının sebebi sanırım bu: Bizim müzik geleneğimiz zaten bu soruyu soruyor — gazelden arabeske, Anadolu rock'tan pop'a kadar.

Bugün hâlâ neden çalıyor?

Şarkı 50 yaşına yaklaşıyor. Ama dinleyin, eskimemiş. Neden?

Bence şu yüzden: "Somebody to Love" bir çağın değil, bir durumun şarkısı. Yalnızlık her çağda var. Ama 2020'lerde, herkesin telefonunda 500 arkadaşı, Instagram'da binlerce takipçisi olduğu halde "kimse beni gerçekten görmüyor" duygusunun bu kadar yaygın olduğu bir dönemde, Freddie'nin o sorusu daha da yakıcı geliyor.

Bir de şu var: Şarkının yapısı. Gospel korosunun o yükselişi — birinin tek başına çıkardığı sesin yüze, bine, on bine çıkması — modern dinleyiciye "yalnız değilsin, sen de bu koronun bir parçasısın" diyor. Bir nevi terapi.

2018'deki Bohemian Rhapsody filmiyle yeni bir nesil bu şarkıyla tanıştı. Türkiye'de de gençler TikTok'ta bu parçaya videolar çekiyor. Adam Lambert'ın Queen+Adam Lambert turnesi 2016'da İstanbul'a geldi, KüçükÇiftlik Park'ta sahne aldı — ben gidemedim ama gidenlerden duydum, "Somebody to Love"da 8 bin kişi hep birlikte gospel korosu olmuş.

Şarkı bugün hâlâ çalıyor çünkü teknoloji değişti, ama insan değişmedi. Hâlâ birine ait olmak istiyoruz, hâlâ duyulmak istiyoruz, hâlâ — ne diyelim — hâlâ aynaya bakıp "bu ben miyim" diye soruyoruz.

Daha derine inmek için

🎧 Dinle

İlk olarak orijinal albümü baştan sona dinleyin — "Somebody to Love" tek başına değil, "A Day at the Races"in akışı içinde yaşıyor. Sonra Queen'in 1981 Montreal konser kaydını ("Queen Rock Montreal") açın; Freddie'nin sesini canlı duyduğunuzda ne demek istediğimi anlarsınız.

📚 Oku

Freddie'yi anlamak için biyografilere zaman ayırmaya değer. Lesley-Ann Jones'un kitabı en kapsamlısı bence, ama Mary Austin'in anlatımlarıyla beslenen daha küçük kitaplar da var.

🌍 Ziyaret et

Türkiye'de Queen izini sürmek için bazı yerler var. Queen kendi gelmedi ama izleri her yerde.

🎸 Deneyimle

Şarkıyı bedeninizde hissetmenin yolları var. Sadece kulakla değil, başka duyularla da bağlanın.


Tüm platformlarda dinle: song.link/somebody-to-love-queen

🤖

  1. Freddie Mercury'nin Zerdüştlük inancından kopuşu sanatına nasıl yansıdı — sadece "Somebody to Love"da değil, "The Show Must Go On" ya da "These Are the Days of Our Lives"ta nasıl bir evrim görüyoruz?
  2. Anadolu rock geleneği — Cem Karaca, Barış Manço, Erkin Koray — bu "yalnızlığı koroyla aşma" tekniğini Queen'den önce mi keşfetti, sonra mı? Müzikolojik olarak izlenebilir bir bağ var mı?
  3. Gospel'in kökleri Afrikalı kölelerin acısında yatıyor. Queen gibi beyaz İngiliz bir grubun bu formu sahiplenmesini nasıl değerlendirmeli — saygılı bir devralma mı, kültürel bir ödünç alma mı?
Tags